Heidegger, Kierkegaard; ‘save draft’

“Hayat sadece geriye dogru bakarak anlaşılabilir…. ama ancak ileriye dönük yaşanabilir.”

Kierkegaard

varlığının da yokluğunun da bir damlası insanı binlerce km uzağa fırlatabilir. varlığı da yokluğu da insanın içini sızlatabilir. zaten giyemediğin bir ayakkabının çöpe atılması veya, ayakkabının fırçalanması yerine çok kötü bi tonda yeniden boyanması gibi de değildir. sızısı biraz daha fırlatmalı. nedir ki sızısı? geriye dönüp baktığımızda anlaşılabilir bir sınır içersinde mi? hangi ileriye dönelim? •

şu kahvaltıyı yapabildiğimiz günler vardı: kafa karışıklığını müteakip hatırlamak gerekirse;

endonezya sadece, orada bi’ şey yok! bu günler geçsin, bu blogu filipin’lerle süsleyelim.

aynı zamanlardan: altına da bir kitaptan alıntı girerek günü kapatalım ( her yönden manidar düşünsel üründür )

Trafik kazasında can veren üç arkadaş Cennet kapısında yollanacakları yerin berlirlenmesi için beklemektedirler. Bir melek gelir ve tabutları başında aile ve dostlarının kendileri için neler söylediklerini duymayı arzu ettiklerini sorar.

“Umarım,” der ilk adam, ” herkes benim için iyi bir doktor ve aile babasıydı der.”

ikincisi “Bir öğretmen olarak pek çok çocuğun hayatında önemli bir fark yarattığımı söylemelerini isterim,” der.

“Bense birilerinin,” der üçüncüsü, ” ‘ A, bakın, kımıldadı!’ dediğini duymak isterim.”

Heidegger için ölümün gölgesinde yaşamak sadece cesaret değildir, aynı zamanda gerçekten yaşamanın tek otantik yoludur çünkü sıramız her an gelebilir.

Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer, Yazar: Daniel Klein , Thomas Cathert
Çevirmen: Algan Sezgintüredi

fermantasyon araştırma çalışmalarımın yetmediğini, sonuç ürünlere bir an önce gelinmesi gerektiğini de bir kenara not düşelim, çalışmayan gönder butonları ile mayşeleşelim şekerim ( ama save the draft ) .

酒, 绍兴, 막걸리, ben ve sızı

fikirler > kafalar, oradan buraya, nereden nereye! ve sızıtanlar. sızanlar. süzülenler. ve bir öneri: don’t let anyone make you act out of charachter today. kim var ki, karakterime meyletsin?

sızı: sevgili beyin, neyi nereye bağlıyorsun da, insan vicıdı ne salgılıyor da, içim sızıdı diyebiliyorsun. hangi fikir>beyin>salgı, hangi his>sızı>yazı

geçmişten gelen şarkılar: epey geçmişten gelen, tekrarları süzülmüş şarkılar:

Somewhere there’s a reason why things go like they do
Somewhere there’s a reason why some things just fall through
We don’t always see them for what they really are
But I know there’s a reason, just can’t see it from this far

Maybe I don’t like it, but I have no choice
I know that somewhere, someone hears my voice
Maybe I don’t like it, but I have no choice
I know that somewhere, someone hears my voiceI thought I knew it all
I thought I had it made
How could it end this way?
I thought I knew

Somewhere there’s a reason why things don’t go my way
Somewhere there’s a reason that I cannot explain
Just like the change of season, just may not be my turn
But I know there’s a reason, the lesson’s mine to learn

Maybe I don’t like it, but I have no choice
I know that somewhere, someone hears my voice
Maybe I don’t like it, but I have no choice
I know that somewhere, someone hears my voice

Shinoda Tōkō (Japanese, born 1913)
フーガ Fugue
Shinoda Toko (Japanese, born 1913) Fugue, 1984 Japan, Lithograph; ink on paper; Image: 31 × 24 3/4 in. (78.7 × 62.9 cm) The Metropolitan Museum of Art, New York, Gift of Jane and Raphael Bernstein, 2014 (2014.218.1) http://www.metmuseum.org/Collections/search-the-collections/632405

bakmaktan, görmekten hoşlanılanlar, bakmaktan görmekten sızlanılanlar, bakmaktan görmekten sızıtanlar.

vızıldama.

korona bi’ şey yok!

ilginç bir zaman dilimi. her gün pazar günü gibi. bir taraftan insan evladının yanlış öğrenilmiş kısımlarını budayacak gibi duran olaylar oluyor. eh bir taraftan insanlar hastalanıyor, ölüyor. tüm dünyada zorda bir sürü insan var. konuyu ‘asıl virüs insanlardı’ ya getirmeden önce, bu zamanların öğrettiklerini dinlememizin en hayati durum olduğunu düşünüyorum. bir değişim zaten şarttı; zor yoldan öğrenmeyi seçen bu güzide popülasyonun tükenmesini istememek de eh.. tabii ki zor. zira hayat bulmuş hiçbir canlının hayatının sona ermesini istemek bize düşmez. değişim, acılı, ağrılı, sancılı evet, sonunun, başta büyüğümüz doğa ana, içerisindeki doğal düzen ve sonrasında biz insan evlatları için iyi olmasını dileyerek, bu koronal zamanları buraya not düşüyorum. çabuk unutan canlılar olarak, ileride kalır isek, bakıp hatırlamakta fayda olacağı kesin gibi.

bakalım, korona’dan sonra bi şey var mı.

5 nisan

eller, ayaklar, kafa; göz. keskin ağrılar, ağrı kesiciler. gelenler, gidenler. gelmeyenler, gitmeyenler. yine de gitmeye çalışmalar, gidilen yerler. belki asla ulaşılamayacak yerlere ziyaretler. farklar, farkındalıklar; farketmeyenler. Ve gerçekten fark yaratan şeyler. öğrenilenler; öğrenilemeyen, anlaşılamayan diller, öğrenilenlerin de unutulması. konuşmalar, konuşamamalar. uyumalar, beraber de uyumalar, sonra yine uyumalar. uyumayı hiç istemeyip uyumalar, istemsiz uyumalar. uyuyamamalar da. bağımlılıklar, bağımsızlıklar. becerebilinenler ve beceriksizlikler. sabırsızlıklar: doğa üstü sabırların arasında, zaman kavramı yitercesine sabretmeler. beceremediklerini umursamamazlıklar ve beceremediklerini umursamaktan ağrılar. beceremediklerini umursamaktan ağrılara kesiciler. odalar, daha çok odalar. geçicilikler ve kalıcılıklara mukavemetler. mesnetsiz şekilde ait olmaya çalışmalar. aidiyetin ve ait hissetmenin anlamını sorgulayamadan çürümüş duygular. çürümeyen anlamlar. daha çok gitmek istemeler ama dönüp dolaşmalar. dönüp dolaşıp aynı yere gelmeler. dönüp dolaşıp aynı yere gelmekten ağrılar. dönüp dolaşıp aynı yere gelmekten ağrılara kesiciler.

ağrı-kesicileri, düşünce-delicileri, hisler ve aşındırıcıları ve tüm bunları kabullenişler. kabullenmiş gibi yapılan tüm dünya, evren, düzen, zaman ve bugün.

bugün 5 Nisan: tam 3. sene-i devriye. Anca Kurt Cobain’in ölüm yıldönümü vesilesiyle hatırlayacak kadar uzun bir 3 sene.

eller-i, ayaklar-ı, kafaları; göz-leri. keskin ağrıları, ağrı kesiciler-i. gelenler-i, gidenleri. gelmeyenler-i ve daha bir çok şeyi 3 senelemeler ki ne gerçekten fark eder-.

senin konun değil;

en büyük virüs sanki insan evladı, konağınından, hop, başka konağa, ama önceki konağı öldürmeden geçmiyor diğerine.

sor: gerçekten ölmek istiyor musun? konak ölmek istemese, neden geçsin ki, öldürsün de geçsin vİrÜs diğerine?

gel, sarıl, koru; kokla. bi daha sarıl ve bırakma. hangimiz virüs bilemeyelim, tartışmayalaım, birbirbimizi öldürmeyelim. ya da, sen virüssün diye asla demiyorum ama, beni öldürme. ben virüsüm diye asla demiyorum ama; beni öldürme.

80 derece gururla olacak işler değil, ha? o öldürmez. öldürür de, tam öldürmez. süründürür belki. olduğu kadarıyla simbiyoz da mümkün? değil mi? uzakta durma. kendini mi benden koruyorsun? beni mi kendinden? geçer diyorsun da, zaten süpriz yapamayacak kadar uzaktayım, bi de geçmiyor belki: çırpın sağ el, sağ bacak.

toz arası

Kaynağı belirsiz bir yerden cadde üzerine akan bir su yolu gibisin çogu zaman. Gelen geçen her taşıtın yolunu kesmesi ve seni biraz daha dağıtıp çevrene, gideceğin yere ulaşmadan parçalanmanı sağlamasıyla yavaş yavaş unutuyorsun işte;
nereden geldiğini ve nereye gideceğini…

bölünüp kalıyorsun.

Her bir parçan başka yöne akarken, birçok parçan da taşıtların tekerlekleri ile gitgide uzaklaşırken, olduğun yerde kalakalıyorsun.

Bu değildi ki amacın.

Sen yola beraber çıkmamış mıydın?

İşte şimdi paramparça, bölük pörçük, ne yapacağını bilmeden bekliyorsun !

Acele etmeliydin. Güneş çıkacak az sonra ve sen gideceksin!

Yolun ve hedefin aşağıda, aynı yerlerinde asla gidilememiş olarak kalacaklar. Yola çıktığında da öyleydiler, yolunu şaşırdığında da orada olacaklar.

Senin yerlerindi hepsi :

Bildiğin sokaklar, tanıdık yüzler… Çalan müzik, danseden inişler-çıkışlar… Yanlı-yanlış çıkarımlar, tonlarca duyarca, kağıt, kalem ve geriye sesi kalan kilometrelerce insan senindi.

Hepsi birleşip dışını oluşturdular.

Geri dönmediğin noktaya dek zorlayacaksın yaşamını. Dizlerini zorlayacaksın bükülmesinler diye. Geri dönemeyecein noktada olacak hep, dizüstü çöküp kendine dilendiğin an. Kendine bilendiğin an da aynı an olacak.

Alnına çizgi diye kazınan her geçmişin, gün olacak, olmayacak. Pürüzsüz alnınla daha bir birikimsiz bakacaksın yüzüne. Gözün kamaşacak. Yalnızca o kadar..

Yani dönemediğin ve kendine bilendiğin her anda, alnına bir yaşam çizgisi dileneceksin. Vermeyecekler. Dargınlığın boşuna gidecek, şimdilerde her bir yerinin boşa gittiği gibi.. Yükün ne senin? Yükün olmadan omuzlarının üzerinde taşıdığın, dönebilecek misin onuruna?

Bildiğin, bildiğini bildikleri gibi yaşayamadın. Ki isteseydin, başarabileceğine kendini inandırabilseydin, çok da yük olmazdı düşünce kutun.

yoruldun, serkan sanç

herhangi bi’

ne dinlesem bi bunalım. ne dinlesem de bi bunalım. ne dinlesem de bunalsam? herhangi bi şarkı bi bunalım. herhangi bi şarkı dinlesem de bi bunalsam. her- hangi şarkıyı diinlesem de bunalsam?

bu gece yani. seninle değilim ya.

bu gece yani, benimle değilsin ya.

önemi olduğundan değil ya, yazdım yine de.

herhangi bi’ mozaik pasta’ – ya kadar her şey.

ilginç olan, yaşıyor olmamız

uzaktan salgın da hiç ilginç gelmiyor. ilginç olan, planların sürekli değişiyor olması. belki sürpriz yapamıyor olmak. bi şeylere heves edip olmaması da pek ilginç değil aslında; ilginç olan bi şeyi çok istediğimizde mi yoksa hiç istemediğimizde mi olmuyor, bunun cevabı. 

ilginç; pek bir şey de hatırlamıyorum. arabada arkada oturan ben olsaydım? cevabı paralel evrenlerde olan sorular. ilginç ve değil. 

clenched hand shall be relaxed

hopefully …

The Clenched Hand, Auguste Rodin, c.1885Saint Louis Art Museum: Modern and Contemporary Art