Kategori arşivi: bulantı

a place

00:09:58,240 –> 00:10:01,800
You can get stuck in a place and not even realise it.
00:10:02,840 –> 00:10:05,880
If you’re not careful, you can get stuck there forever.

niemand ist eine insel*

kuzey denizinin kenarında oturduk. sigara, mayalanmış bir içecek yok, rüzgarlı, yarı kapalı bi’ atmosfer içerisinde, dünyamızı aydınlatan güneş, daha sonralarda ‘gün batımı insanı yaşatır be, o kadar güzeldir’ muhabettlerini doğrular nitelikte batıyor. anlamadın mı? gün batımı yani. oturduk batımında.

büyük olmayan bi’ yalının balkonunda oturup konuşmak, ki konuşmak diyince 2’den fazla insan var yanında demek, beynimizden büyük konuşmalar, bizden küçük ve büyük mevzuları dillendirmek:

bi özür dilemek, af dilemek, teşekkür etmek, seni seviyorum derken çekinmek, çekinmeler arasında;

bizden acaip konulara el atıyoruz demek.

uzatmayayım, *hiçkimse bir ada değildir:

herkesin bi yer’e biri’ne bi’ şey’e kıyısı var gibi düşün.

ayık (y)ol!

kış bitmişti ama yaz henüz gelmemişti. geceler henüz bitmemiş ama gündüzler üzerimizde aydınlanıyordu. meyveler olgunlaşmış ama olgunlaşmadan çürümüş insanların boğazlarına gidiyordu. bağ bozumu zamanı gelmemişti ama şaraplar yapılıyordu. her fruktozun bir alkole dönesi vardı belki. bu dönüşüm insanın elinde değildi ama eli ayağı olduğunu, ancak eli ayağı başka bi şeye dönüştüğünde anlardı. geceyi yargılayıp gündüze mahkûm etmek, insanın ayıklığıyla yapabileceği bi şey değildi. ayık olsa güne ulaştığına sevinirdi. geldiğin yoldan geri dönmek adalet miydi mesela? ya gittiğin yere geri dönememek?

kare kökler… küp kökler. adaletin bi mantığı, matematiği var mıydı o günlerde?

yol ayıkken geri dön.

algolojik bireyin karşı koyulmaz çağrıları

ağrının kaynağından çok çözümüyle ilgilendi. venüs retrosunda çıktığı gezilerde, adalarda, bostancının kovduğu danalarda oldu. kadifemsi yumuşak sokaklarda dolaştı da sanatçı sokaklara gitmedi. kendini muaf tuttu. hikayeler yazdı ki, haziran günlerinde, sıcaktan gömlekler giyinmişti, ki şili’den bi t-shirt de içindeydi. topraktan doğmuştu kendi hikayelerinde ama hepsi bi kurguydu. daha önceden yaşanmıştı tabii ki ama bi yanı da hiç yaşanmamıştı. rüyalarında görmediği kimseyle beraber olmamış gibi hissediyordu ki, gördüğü herkes rüyalarından fırlamaydı. algoloji’ye 4 ay kadar gitmek zorunda değildi. bu ona 4 ay sonrasının sıkıntısını, 4 ay kadar yaşatmayacaktı. sonradan olası şeyler zaten kimseyi iplemiyor, kendi kafasına göre biletler alıyordu. algıda sahtecilik yapmasını herkes normal karşılıyor, ona ses etmiyordu. algolojide yaptığı sahtecilik, ona 2 ay kazandırabilirdi ancak. kazandı da. iki ayrı ağrıyı ayrıştırmak, ancak ikiye bölünmüş bi bedende mümkündü. bedenini iki ayrı ağrıya bölmüştü. ne kadar süreceğini bilmediği bi ağrıya (bi çeşit yola) çıkmıştı. topraktan doğduğuna inandığı kadar, doğumundan beri ağrıya çok karşı ama alışıktı. topraktan yaratıldığına inandığı günden beri de ağrılıydı da. toprak verimli değildi belki. ya da öyle inandı. belki topraktan pişiremeden yaktığı nöropatik bağlantıların içindeydi. yani topraktan doğumdan. bağladığı nörolojik zvirciklerden değil yani. bireyolojik bir nevroz da olamazsdsfakgtgrfj. hissetmediğinden değil yani. hissetmediğinden yaşadıkları bambaşkaydı çünkü ve dünkü tatları da vardı. eh şimdinin gücüydü. 1000 gr.’dı was er genommen hat. eh hätte niemand gerne. her ağrı da algolojinin işi değildi henüz o günlerde. ölmedi ama ölemedim dedi. yaşadı ama yaşayamadım diyemedi. hep yetişmeye çalıştı ama yarıştım demedi. bittiğini de algoloji bi yerde. ne güzeliz, bana mı pregabalin. zekalıydı, algolojisi vardı yani bi yerde.

gitti ama geri gelip, bi daha gitmem demedi, bi daha gelmem dediğini de duyan olmadı, ‘orada bi şey yok’ diyemedi.

tut ki

tut ki, galatadan aşağıya sallanmışız ama ben hem çok kilo almışım, hem de sen elimi bile tutmuyorsun. geziyormuşuz gibi yapıyoruz. elimden tutmasa da, tabi yıllar sonra, bir mağazanın 3. katından boğazı gösteren biri değilsin. ayrıca boğazıma kadar çektiğim fermuar, sanki üşümekten korurmuş gibi yapıp boğazımı sıkıştırıyor. midemi bulandıracak kadar.

aslında kimseyi beklemiyoruz. bir tek sen varsın dediğim herkes için, aynada iğrenç gördüğüm suratıma baktığım içindir. belki yansıttığı için. ha belki yansıtıldığı için. kimsenin suratına da söylemedim. ama herkesin fermuarı boğazına kadar çektim. boğucu bendim. boğazın da ta içine kadar. ondan sonra gördüğün sahilde yürümeler falan hep yalnızcaydı. yalnız gibi ama beraber. beraber ama çok yalnız. hep bi sahilde son kez yürümüşlüğümüz var. çpok dolu olduğumuz. dokunmak bile istemediğimiz. dokunmaya delirdiğimiz kollar, sarılmalar da.

tut ki, ben değildim. ne farkeder şu an burdayız. burası ne bi sahil, ne de galata’dan aşağı bi sallantı. yakındaki merak ettiğimiz bi kilise de değil. nerede hata yaptım ki? geriye ne kaldı? kim moral bozduğum için moralini bozuyor. burada bi şey yok.

tatmin-siz-siniz

sürekli bekleme halidir tatminsizlik. sürekli bekleyeceğin bi şey yaratma ve bunun içinde boğulma üzerine kurulmuş bir öz-latifedir. hiçbir şey keyif vermez, hep daha fazlası istenir. hep bir eksik vardır. hiçbir zaman dolmayan bir havuzun problemi kadar soğuktur. bunaltır, zevksiz bırakır. adeta sınava girmek zorunda kaldığın sıkıntılı bir rüyadır. hiçbir sorunun cevabı yoktur ama tekrar tekrar sorulur. bildiğiniz cevaplar bile kifayetsiz kalır. ulaşılamayana bir debelenmedir.

gittiğin, gidemediğin şehirlerdir ama orada bi şey yoktur.

oysa her şey bir yol, bir süreçtir ve iç ve dış mekanlarda kullanılabilir olmalıdır.

son hata ayıklama

pencereden bir araba gördüm, siyah. park yerinde durdu. biraz ileri gitti ve geri geri park etti. içinden çıkmadan arabayı kullanan, kamera döndü. bitmesin istiyorum, sonunda üzerine içilebilecek başka bir şey yok. başka bi telefon konuşması. uzaktan belki gereği olmadan. bu son ayıklık.

im Gegensatz zur Vergangenheit

bizi buraya, eve getiren geçmişe! yaşanamamış bir geçmişe hayal kurmanın imkansız olduğu şu (sözde) korona günlerinde bir sürpriz yok. arayamamışlık, aramamışlık var diyebiliriz. bir deniz kenarına heyecanla gittiğim, bir deniz kenarından diğerine heyecanla gidilen zamanlar var. orada da bi şey yok. sonrasında geçen her duygu sahte ise, bir sürü sahte his ve yönlendirmeleri var. kontrol edemediğin şeylerin seni çoktan kontrol etmiş olması var. karbonmonokside bağlanmış bir geçmiş. vitaminlerin emiliminin sağlanamadığı için sorgulanan hayat. yine de yaşanan hayat: sürekli kaçırılan bi işleyiş çizelgesi, olmayana özlem, olana kabahat, olmak isteyene zulüm. hiçbir şeye gerektiği emeğin verilmediğinin anlaşılması: 22.59.

dnd.

23.19: im Gegensatz zur Vergangenheit:

bizi buraya, eve getiren geçmişe! yaşanmış bir geçmişe hayal kurmanın imkansız olduğu (gerçek) korona günlerine bir sürpriz yok. arayamamışlık, aramamışlık var diyebilir miyiz? bir deniz kenarına heyecan duyduğum, bir ana kara parçasından diğerine heyecanla gidilen ve geri dönülen zamanlar var. burada da bi şey yok. akabinde gelişen her his canlı ve gerçekti ise, bir sürü gerçek hissin yönlenlendirmeleri var. (artık) kontrol ettiğini zannettiğin dikkatin seni kontrol etmiş olması var. karbonmonoksite bağlanmış bir şimdiki zaman. vitaminleri emikleyip, çok da sorgulanmayan hayat. yine de yaşanan hayat. kaçırıldığı umursanmayan çizelgeler, olmayanın olmadığının kabüllenildiği ve hatta olmayana özlem duymamak için oldurulmamaya çalışılan, dolayısıyla kabahati kimsenin, hiçbir şeyin üzerine atmaya dahi cesaret edilemeyecek durumda olmamasını sağlamaya bir çaba, olmak isteyene emek. her şeyin gerektiği emeğin almasının gerektiğini bilmek ama eskisinden daha yarım olmak.

April endet, im Mai;

kim dedi? kafadaki arızanın bedene inmesine müteakip, kafanın anlaması fakat bedenin, kafanın her yapmak istediğine izin vermemesi. nerdeyse kurşun geçirmez fikirlerin delinmesi ama nano-karbon-bilmemne bedenin öyle her şeyi yapmaması, çimento yarım-küre.. ara sıra tembelliğe bir kılıf, bir meşrulaştırma ve hatta bir algı operasyonu.

ikibin + bir sürü yıl. ne farkeder? ne demek tanrıya inanmıyorsun, her gün onunla konuşuyorum!!??

son kez rüya gördüğünü bilemeyeceksin. eski yarınlar vs.

biraz alfa emilaz, lipaz, proteaz. başka ne eritir?

Heidegger, Kierkegaard; ‘save draft’

“Hayat sadece geriye dogru bakarak anlaşılabilir…. ama ancak ileriye dönük yaşanabilir.”

Kierkegaard

varlığının da yokluğunun da bir damlası insanı binlerce km uzağa fırlatabilir. varlığı da yokluğu da insanın içini sızlatabilir. zaten giyemediğin bir ayakkabının çöpe atılması veya, ayakkabının fırçalanması yerine çok kötü bi tonda yeniden boyanması gibi de değildir. sızısı biraz daha fırlatmalı. nedir ki sızısı? geriye dönüp baktığımızda anlaşılabilir bir sınır içersinde mi? hangi ileriye dönelim? •

şu kahvaltıyı yapabildiğimiz günler vardı: kafa karışıklığını müteakip hatırlamak gerekirse;

endonezya sadece, orada bi’ şey yok! bu günler geçsin, bu blogu filipin’lerle süsleyelim.

aynı zamanlardan: altına da bir kitaptan alıntı girerek günü kapatalım ( her yönden manidar düşünsel üründür )

Trafik kazasında can veren üç arkadaş Cennet kapısında yollanacakları yerin berlirlenmesi için beklemektedirler. Bir melek gelir ve tabutları başında aile ve dostlarının kendileri için neler söylediklerini duymayı arzu ettiklerini sorar.

“Umarım,” der ilk adam, ” herkes benim için iyi bir doktor ve aile babasıydı der.”

ikincisi “Bir öğretmen olarak pek çok çocuğun hayatında önemli bir fark yarattığımı söylemelerini isterim,” der.

“Bense birilerinin,” der üçüncüsü, ” ‘ A, bakın, kımıldadı!’ dediğini duymak isterim.”

Heidegger için ölümün gölgesinde yaşamak sadece cesaret değildir, aynı zamanda gerçekten yaşamanın tek otantik yoludur çünkü sıramız her an gelebilir.

Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer, Yazar: Daniel Klein , Thomas Cathert
Çevirmen: Algan Sezgintüredi

fermantasyon araştırma çalışmalarımın yetmediğini, sonuç ürünlere bir an önce gelinmesi gerektiğini de bir kenara not düşelim, çalışmayan gönder butonları ile mayşeleşelim şekerim ( ama save the draft ) .