Yazar arşivleri: s3e2

s3e2 hakkında

mostly broken

ağrık yazılır

bi’ rüyanın bu kadar ağrılı olması çok garip. toprağa su yerine ağrı katan ey tengri, balıkların ağzından alıp vergimi verdim diye biliyorum.

sezarın hakkı sezaraydı?

neyse bilmiyorlar, affet; ruh ve beden, bu ikisi ağrık yazılır.

daha sonra kan lekesi olacak bir gömlek

düşündükçe, sanki bunu daha önce bi rüyamda görmüş gibi hissetmek için zorluyorum kendimi.

kimse yok. bi mekanın arka bahçesinde, sokaktan görünmeyen bi yerde, önümdeki masada, bir iki karıştırılmış içki başımı ağrıtıyor. arkamda ve önümdeki masalar boş. herkes tanıdığım sevdiğim insanlar sanıyorum. onlarla mı, kendimle mi bilinmez, ne güzel başlamış bi konuşmanın ardından terkedilmiş gibi, önceki konuşmalar yankılanıyor ve ağrıma daha çok musallat oluyor her hayali suret ve konuşma. ne zaman hayaleti kalmış konuşmaya cevap vermek istesem, hayalet suratlar da bir anda kayboluyor. sonsuzdanmış gibi çıkan sesleri neden başımı ağrıtıyor, bilemiyorum. aslen yoklar zira. bıraktıkları hafif bi rüzgar, bazı renklerde masa ve sandalyeler; zayıf ışıklar, biraz önce kaçmış insanların tüm enerjilerinden bir parça koparmış, orada biriktirmiş, ben göremiyorum: sadece birileri, bi şeyler, bi his yoğunluğu, garip enerjiler orada varmış gibi hissediyorum. kesin burdaydılar bi süre önce, sadece şu an yoklar.

aklımın almadığı duygular içerisinde yoruluyorum, onların bulunduğu ama şimdi yokoldukları yerde. hala hafif bi rrüzgar. bu kadar çok duyguyu aynı anda hissedebilir miyim? bu kadar çok duygunun içerisinden birini seçebilir miyim? hafif bir rüzgarı büküp, fırtınaya çevirebilir miyim? ben mi uzaklaştırdım herkesi yanımdan? hala ben yokken konuşulmuş gibi her şey, yoğun, ben kafamı döndüğümde hiçbi şey yok. kaçmak istiyorum o ruhumu emen yerden. bir kaç cılız ışık içerisinden, karanlık mekana girip, öteki taraftaki sokak kapısından dışarı çıkıyorum. anlaşılmaya çalışmışmayı da bırakıp, yenilgiyi kabul etmeme ve kaçmak istememe rağmen, çok uzağa da gidemiyorum. son yemeğimizde yarışmadığım bir dalaş var gibi. yok, yarışmadığım bi noktada çoktan kazanan biri var. üzüntüler umrunda değil. kaçmak gerek. yoklar ama, enerjileri takılı kalmış, başı diğer taraftan çıkmış çivilere. neyse git diyorum. yoğunluk hissediliyor. artı yoğunluk ordayken, tüm eksisi üzerimde birikiyor. çıkıp gidebiliyorum, neden bilmiyorum. gittiğim yerden kimseyi çağıramıyorum. çağırsam bir ruh gelecek, korkutucu şeyler söyleyecek, cevap da veremem, o öyledir diyebilirim belki sadece. bir diğeri gelip boşver diyecek. diğeri omzuma dokunacak, pişman olmadığı her şeyin beni üzeceğini bilmesine rağmen kendisini kaptırması gibi bi dokunuş.

alkolle vaftiz edilmiş olan çiğ et, ilk öpücükle yakalanması net olan kişiyi adeta işaret ediyor. işaretinden bin-yıllar sonra bile izi kalacak, tanımsız bir uzama sürükletecek takipçilerini. içlerinde kalanların dışında yüzecekler boşluklarda, her gördüklerine mucize diyecekler. akıl, bilim belki sadece izan açıklayacak ama onlar yalan diyecekler.

geri döndüğümde, zaman ve ışık birbirine karışmış olacak ki, neyi, ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum bile. kimse yok hala, ama o enerjlere başka birileri de eklenmiş, hissediyorum.. artık dayanılacak gibi değil, ayrılmak istediğimde ayağım takılıyor, düşüyorum, hangi taraf olduğu önemli değil, kaşımın üzerinde bi yarık, ayağım ve kalbim buruk. bir iki ufak sıyrık daha. gömleği kan lekesi oluyor başımı dayadığımda. beni avutmak istediğini biliyorum, ama avutulmak istediğim kişi başka biri. ve işte isteksiz ruh transferleri. büyük bir boşluğun içerisinde birilerine bi şeylere tutunmaya çalışıyorum. tutunduğum her şey mi üzücü? kendimi kaybetmiş hissediyorum.

onun dışında hatırladığım bir kaç bağırışma, çevre sakinlerinin müdahalesi ve uzun bir yolculuk. yumuşamayan hislerime yumuşak bir ev belki.

ertesi gün kanlı gömleğiyle hiçbi’ şey olmamış gibi geri dönüyor. ruhlar daha görünür olmu ama yine hayal meyal. aralarında benim hakkımda konuşuyorlar. ben de aralarında benim hakkımda konuşuyorum. kimse özne değil. kimse özel değil. herkes kendine tutunmuş, şiddetli rüzgarda başka birinin üstüne düşmeyim diye uğraşıyor. ertesi gün bile, hiçbi şey ifade etmediği düşünülen öpücük, yanındaki iki diğer suçluyla bizi çarmıha gerecek bir kaç zaman sonra. tanrı hangimizi ölü gibi gösterecek de hangimiz yaşamaya devam edeceğiz başka bi boyutta, çok merak ediyorum. hangimiz, bilmiyorlar, onları affet diye yalvaracak. öldü mü diye hangimiz mızrağı, hangimizin karnına saplayacak.

daha önceki ertesi gün rüyasını anlatmadana önce gömleğine baktı. kan var. birisi mızrağı geçekten saplamış olmalı ama önemli olan, hangi hissine üzüleceği. o kadar çok hisse de aynı anda üzülemez kimse. bir tanesi öncelikli olmalı. ona üzülme geçince diğer his ortaya çıkmalı sanki.

gerçeklerin askerleri tepeyi bırakmış gitmiş, fırtınadan da eser kalmamış. kim indirmiş beni oradan hatırlamıyorum. benimde gömleğime kan bulaşmış. ordan bi kral olarak mı çıktım, öylesine bi hırsız tecavüzcü mü bilemiyorum.

bugün hala yaşıyorum. benden emdikleri tüm duygularımı, yerine daha önceden emilmiş pis hislerle değiştirmişler. ama hala çevikler. topallayan, başı yarılmış benim ama hissettiklerim benim değil. duvarda beklerken vursalar üstüme, kaçamadan, tüm gereksiz renklerdeki hislerimle duvarı lekelerim. benim kurgularım; benim daha iyi bilip her deliğin üstüne sıva tamirleriyle kapatmaya çalışmam, boyamak için kurumasını beklemem tamirlerin, eksikleri tamamlamam benim. yine de tamamlarım. hiç gördüğüm rüyanın etkisindeymiş gibi davranmam. ben de böyleyim. gömleğimi de, daha sonra kan lekelerinini artık üstümde olmaması gerektiğini bildiğim gibi çöpe atabilrim. yalnız kalabilirim. kendi başıma güçlü olabilirim. her şeyi anladığımı iddia edebilir, yüzdece yanılma paylarına saygı duyabilirim. her birlikteliğimizde olduğu gibi yine içime de atabilirim. ya da, ara vermek isteyebilirim.

yorgunum. gerçekten hissetmemiş olabileceğim, bana öyleymiş gibi gelen her şeyin, diğer hırsız tarafından umursanmayacağını da bilebilirim. özür de dilerim. özür dilenmesini beklemesem de olur.

kutu açıldığında içinden ölü çıkabilirim ama en çok yaşarken öldüğümde bile hislerime göz kulak olmayı isteyebilirim. aynı şeyleri yapıp, değişik şeyler bekleyebilirim. hepsini bi rüya olduğunu sanabilir veya yaşanmışsa bile gözardı edebilirim.

daha sonra kan lekesi olacak gömleğini ütülemeden giymişti büyük ihtimalle. başka bi özelliği yoktu hiç. ve başka bi özelliği de, gerçekten kafasına dank etmesi gerekenleri, büyük başka tokatlarla görmesi, başkaları tarafından atılan tokatlarda belki, bulması gereken, böylesine zorunlu durumları kafasında yaratıp, onları gerçeğe dönüştürmesi. göğsüne dayadığın hangisi yumuşak başlıydı?

hala çok geç değil… kırpılmış kalpler, çok da fonksiyonel olmayan sağ eller. sol elde hissedilen yanmalar; göğüs kafesinde ağrı ekleyelim. her şeyi anladığımı düşünürsek, her ve şeyin ayrı yazıldığını biliyor muyuz. her şeyin ayrı bi yeri var. aklımıza kurgular musallat olmasın. bitirmişliklere müteakip mutluluklara gebe olalım. hayal kırıklıkları musallat olmasın benliğimize. iç kıpırtımızı güdülerimiz söndürmesin.

kaçıp gitmeden önce, daha sonra kan lekesi olacak gömleği giydi. hala daha uzaklaşamadı bundan. yakınlaşmamak için, yıkanabilecek de olsa kan lekeli gömleğini çöpe attı. içten kıpırtılarının kırılma sesleri epey uzaktan bile duyuldu.

bi’ düş

düştüğüm toprakta, yeni şeklim verilirken bilinçsizdim. ne bi’ şey isteyebilir, ne de herhangi bi’ düşüme müdahil olabilirdim.

yeni şeklim oluşurken epey haraketsiz durdum. anca biri çevirirse günbatımını görebildim. şimdiki günbatımlarını görebileceğimden bile habersizdim. yeni bi ışık içime üflenmiş mi, hep bu ruhsuzlukta mıydım, hala bilemiyorum.

o günler tüm dünya bir partideydi. dans edenler, sarılanlar, içkiden komaya girenler, çocuk doğuranlar, aşkını kaybedenler ve elinden her şey, her iş gelenler, dünyayı gezmekte ve dünyanın büyük bir parti alanı olduğunu düşünenler. dünyanın kenarından düşenler. düşünmeden başkasını aşağıya itenler.

kimse partiye neden katılmadığımı anlamak istemiyor, katılmam gerektiğini düşünenler beni iknaya geliyordu. gözüm, düş de dahil hiçbi’ şey görmüyordu. elektrik çarpması, bi akıntıya kapılmak gibiydi her şey. tüm tanrılar bi düğmeye basıyor gibiydi. başımı çevirdiğimde kıvılcımlar çakılıyor gibiydi.

oraya bi yere gitmek bi düş gibiydi ama bi’ süre sonra doğruldum ve gördüm: üzerime düşen bi şekil, bi şemal vardı da, pek üstüne düşmemiştim. o günlerin düş kırıklıkları toprağıma, hamuruma sirayet etmiş gibiydi. başka çamurların nasıl yoğuruldunu görüp, anlamak istedim ama nafile. ne kadar çabalasam da gördüğüm düşlerin içlerinde yoktu. düşlerini bile göremediğim diğer formları anlamaya çalışmanın gereksiz bir çaba olduğunu, hafif rüzgarlar ile şiddetli rüzgarların, gökyüzünü flulaştırdığı bu günlerde bile kanıksayamıyorum. ve ay, dolunay o zamandan beri sayamadığım kadar çok etkiledi içimdeki ışığı. tanrılaştırmak gibi anlaşılmasın ama hep başka ışığı yansıttım. yoksa tanrı bana o ışığı vermemiş, benim yansıtmamı mı istemişti? ta o günlerde, düş’tüğüm toprağın önceki ve aynı yağmurlarla yıkanmış olması, hamuruma su bile katılmadığı anlamına mı geliyordu? kendi düş’leyen ağlamazdı, hiç ağladım mı?

uzaklaşmak istedim. bana özel gibi gösterilen ama önceden sulanmış çamur topraklardan oluşmuş yeni özümü bırakmak istedim. yansıttığımı, özümü anlayamadım.

tesadüfi bi’ düş, tesadüfen bi’ düşüş, kazara bir yalnızlık ve özümle arama giren düşüm, bi ışık tutulması oldu: önceki şeklimle arama giren bi müdahil, ayrı günlerin, ayrı ayrı tutulması bile aradaki küçük farklılıklar için çekilen ağrıların hesabını o günlerde veremezdi. bugünlerde de veremez. bugünlerde yürüdüm mü, köklendim mi?

her şeyi oldu bittiye getiren zaman bile düşlere giremez. olamazlara akıl veremez. bugünün ağrıları da bulunduğum yere ait olamaz. gittiğim yerlere ait olamadığı gibi. elimde olmadan yansıttığım ışıklara ayna olamaz. düşlere yansıtmış olabilir ama herkesi de yansıtmaz, yansıtmak istemez.

yansıtan mı iyi, ışıyan mı? yaratılmış mı kutsal, kendini topraktan, şanslıysa çamurdan kendini kazıyan mı? düşen mi şanslı, düşleyen mi?

var’dığım da yok mu oldum?

düş’tüm de ay’ıldım mı?

kimse! kimse .. ?

hiç kimse kendi hikayesiyle gelmedi yukarı. kendi hikayesi kimseyi yanına almadı. kimse artık!? sadece rüzgar. kimi kimsesi yok, kaybedecek bi’ şeyi yokmuş gibi etrafa saldıran rüzgar.

cennetin, bacaları da görünen çatılarının aşağısına indim. merdivenler hangi zamana taşıdı? tüm suretin oradayken orada olmadığını gördüğüm zaman geçmişti ama aşağıda mı yukarıda mı, hiç bilmedim.

olanları hayal ettim de, olmayacakları uyanık gördüm. yetmedi ama tatminsizdim her zaman. kendime yönelttiğim haklı sorular beni bi’ yere yönlendirdi. orada bi’ şey yoktu.

bi’ iki bi’ şeyler daha

bir, biri mi, o da mı, hepsi mi, farketmez mi?

şu melankolik şarkıları bi kenara bırakalım. kayar bi kapı ve ardında bi’ sürü kutular var. kapıyı açınca bi heykel görünüyor. kul yapısıdır heykeller. bu bilinir. tengri! ah tengri ..-

hangi kulunu yontmuş?

hangi heykele sarılıp boynunu öpmek istersin diye sormuş tengri insana. insan kendim demiş. kiminle karşılaştıysam zaten, kendimi, gördüm, kendimi sevdim demiş.

tengri sormuş, merkürü venüs’ün üstüne koydum, hanginizi kendi suretimde göndermedim?

insan haklı olduğunu ima ettiğini düşünen tengrinin önünde eğilmiş, hiçbi’ şey söylemeden, sessiz, içinde bi’ mağrur his ile.

insan kendi kendine düşünmüş, o zaman tengri benim düşündüğümmüş. buymuşum o’nla ben.

hiçbi’ merdiven tengrinin cennetine çıkamaz olmuş o vakitten beri. cennetin, tutamaksız kayar kapıları varmış. raptiyeyle tutturulmuş yağlı kağıtlarla kaplanacakmış ışığı. loş ve ışığını dağıtan tengri demiş: bak gözüne girmedim insan, gözüne ışığımı batırmadım. sana bulutlar da gönderdim, bas üstüne diye: bu yüksekten bile, beni görmez, beni bilmez misin?

insan oğlu mağrur bedenini toprağa karıştırmış bile. bak sen oldum demiş, toprak da senin beni yarattığın değil mi?

topraktan yonttum suretini ve hiç erinmedim verdiğim şekle, kendi şeklime. madem bana kayar kapılar ardında cennet vaat ettin, ama gidip sarılamadım suretimize, bildiğin şeyleri tekrar tekrar izlemek, ben insana biraz eziyet değil mi?

aynaların ardındaki o bi’ yerde bi’şey yoki-miş. karşılığı bulunmaz tengri sevgisi hemen karşında-imiş de, görememişsin. görmüş de dokunamamışsın, dokundum sandığında bile sarılamamışsın.

uzak ve istemez aslında insan-imiş. tengri hep yollarda ve zamanın ilerleyişinde-imiş.

nasıl olacak bilinmez ama: tengri biz menen:

—— — – • | ./ —. •

-lız

ne kadar yalnızız…ne acaiptir ne kadar yalnızsak, o kadar daha istiyoruz.

herhangi birinin farketmeyeceği gibi bi’ yalnızlıktan bahsetmiyorum.

gel diyebileceğin bi’ yalnızlık da değil.

biriyle beraber yazdığın herhangi bi’ hikaye de değil.

yalnızca yalnızız. sessizce, birbirimizle beraber, yalnızız.

bunların hepsi yanlışz

not düşülsün:

biraz kafam gidik. ya da bu topraklara uygun değilim, iş yapmaya çalışırken en azından: her şey, ama her ŞeY! biribiriyle, sıfıra sıfır oturmalı, bitişmeli. tertemiz detaylar, hayranlık uyandırmalı.

ama bu toprakların insanlarının beceriksizliği nedeniyle, her birleşime en az 5 cm pay bırakılmalı. neden? çünkü öyle bi yetenek, arzu kimsede yok. insan çıldırdığıyla kalıyor.

an itibariyle, hayatımdaki her şeyin böyle olması gerektiğine inandığım için sıkıntı çektiğimi anladım. iş, ilişki, ekonomi, sağlık ! her ŞeY!

an itibariyle, kendi düşünce ve hayallerime de 5 cm pay vermeye başlasam iyi olur. başka türlü yaşanmaz, belki 10 cm!

sorun topraklardan, coğrafyadan kaynaklanmayabilir. sorun bi’zaati benden hemen 3 cm uzakta olabilir.

görmüyor, duymuyor veya bi’ kazaya maruz kalmış olabilirim; bir kol uzaktaki ben.